2009-11-20
Google doları Euro'nun yerini alıyor
Bilmeyenler için ChromeOS'un temel mantığını anlatalım. Bu amcalar (Uncle Google) diyor ki, "Kardeşim nasıl olsa bilgisayar başındaki zamanınızın yüzde 90'ını web tarayıcı penceresinde geçiriyorsun. Ne gerek var bilgisayarında bin türlü yazılım, sürücü, kütüphane vs bulundurmaya? Gel tüm verilerini bize emanet et. Biz de sana 8-10 saniyede açılan ve tüm verilerini bizim sunucularımızda tutan bir işletim sistemi sağlayalım. Böylece veri kaybı derdin de olmayacak. Bu verilerini de hem bilgisayarında, hem telefonunda, hem GPS'inde, hem kol saatinde, hem televizyonunda, hem de tuvalet kağıdında kullanmana olanak verelim. Karşılığında birşey istemiyoruz, rahat ol. Reklamlarımıza bak yeter."
İlk bakışta bu çok cazip bir teklif. Düşünsenize, bilgisayarınız 10 saniyede açılıyor. Epostalarınız, adres defteriniz, yazılarınız, belgeleriniz, bloğunuz, herşeyiniz uzak bilgisayarlarda; formatmış, virüsmüş, rüyalarda kalacak. Bilgisayarınıza erişiminiz yoksa ya da bilgisayarınız bozulduysa telefondan da epostalarınıza erişebileceksiniz. Yeni bir bilgisayar alınca, bilgisayarı açtığınızda Google'a oturum açacaksınız, tüm verileriniz aynen karşınızda. Veri kaybı ihtimali sıfır. Zaten arkadaşlarınızla sohbet etmek için Facebook, iş ilişkileri için LinkedIn, müzik için MySpace, bilgi paylaşımı için FriendFeed ya da Twitter kullanıyorsunuz, ama bu işletim sistemi sayesinde her türlü ofis ve sohbet işleri iyice kolaylaşıyor. Gerçekten harika.
Yalnız ufak bir problem var. "All your data are belong to us." durumu. [1]
Açıklayalım. Microsoft yıllardır masaüstü uygulamalar geliştiren, işletim sistemi ve ofis uygulamaları konusunda Türkiye gibi "üçüncü dünya ülkesi" (=az gelişmiş =gelişmekte olan) kabul edilen ülkelerde başka bir oyuncuya müsaade etmeyen bir pazar payına ulaşmış, yeni bir ürün çıkardığında çok sağlam reklam yapan bir firma. Bazı taktikleri de çok eleştiri alıyor, ama bu önemli değil. Burada kaydetmemiz gereken, masaüstü ya da taşınabilir bilgisayar dendiğinde akla donanım üreticisinden çok Microsoft isminin geliyor olması. Microsoft bütün ürünlerini (özgür yazılım topluluk ve ürünleriyle karşılaştırıldığında) kapalı kapılar ardında geliştiriyor. Yazılımın hem kaynak kodu, hem arayüzü, hem de diğer dillere çevirisi için X sayıda kişiye maaş ödüyor; bunu da aklımıza yazalım.
Geçelim Google'a. Google yıllardır web uygulamaları geliştiren, önce internette arama, sonra eposta yönetimi, sonra reklamlar, sonra başka (resim paylaşım, sohbet ve daha niceleri) çevrimiçi uygulamalar ile internet firmalarının en büyüğü haline geldi. İnsanlar artık birkaç şey hariç internette neredeyse her iş için Google'ı kullanır noktaya geldi, gelecek. Eğer internetin pazar paylarını ölçmek mümkün olsaydı, Google'ın zirvede olacağına hiç şüphe yok. Burada kaydetmemiz gereken, internet dendiğinde, interneti "kullanan" insanların aklında Google isminin geliyor olması. Microsoft çoğu ürününü kapalı kapılar ardında geliştiriyor, ancak ürün belirli bir olgunluğa ulaştığında önce çeviri konusunda, sonra ürünün geliştirilmesi konusunda özgür yazılım dünyasından yardım alıyor. O kadar ki, arama sonuçlarının eniyileştirilmesi için dahi (örneğin resimlerdeki nesne ve kişilerin etiketlenmesi, yapılan aramayla ilgili kötü ve ilgisiz sonuçların ayıklanması, iyilerin yukarılara çekilmesi) kullanıcısını çok iyi kullanıyor.
Gördüğünüz gibi, Microsoft masaüstü sistemlerde, Google ise internette sarsılması çok zor bir yaygınlığa (popüler tabirle penetrasyona) sahip. Bir zamanlar Microsoft'un tahtını sarsacağı söylenen Google, sonunda bunu başardı. Başardı başarmasına da, tahtı yerle bir etmek yerine tahta kendisi oturdu. Bunun diğer bir adı "yağmurdan kaçarken doluya tutulmak".
Önce arama pazarını ele geçirdi. Ardından reklam pazarının bir numarası oldu. Sonra eposta istemcileri tahtından etti. Ardından ofis uygulamaları geliştirmeye başladı. Bu arada baktı ki insanlar sohbet etmeye çok vakit ayırıyor, "Google'la bağlan hayata" dedi (Google Connect). Sonra durdu, "Ulan" dedi, "el bilgisayarları alanına niye Microsoft hakim?", el bilgisayarı işletim sistemini çıkardı. Haklı olarak "E işletim sistemini çıkarmışken web tarayıcısını çıkarmamak olmaz şimdi," düşüncesiyle Google Chrome'u çıkardı. Başlamışken duramazdı elbette, son bombasını da yakın zamanda patlattı: ChromeOS.
Bu resme biraz yukardan bakınca, hemen bugün olmasa bile, eninde sonunda Google'ın Microsoft'u iyiden iyiye alaşacağı edeceğini düşünüyorum.
Geçtik çekincelerime.
Bütün uygulamaları internete taşımak iyi hoş da, geliştiriciler, tasarımcılar, çevirmenler vb ne olacak? Textarea'lar hâlâ sekmeyi (tab) desteklemezken, web tarayıcıda bir masaüstü uygulamasının görsel yeteneklerine yaklaşmak bilgisayarın resmen kasılmasına neden olurken, Flash işlemcinin canına okurken, hangi web masaüstünden bahsediyorsun arkadaşım sen? İnsanları Alt+Tab varken Ctrl+Tab'a, masaüstü ortamları bu kadar gelişmişken web tarayıcı pencerelerine, klâsörler ve dosyalar varken zilyon tane internet adresine mahkum etmek niye? Herkesle ilgili her türlü veriyi toplayıp dibine vurduğun parayı da "Google doları" haline getireceksin, kimin ne zaman nerede olduğunu ve kimle ne yaptığını bileceksin, bilgisayarları "Google terminalleri" haline getireceksin, açık kaynağa destek olmak isteyen insanlara bedavaya bir sürü iş yaptıracaksın. Özetle, "Ne alâ memleket; adaletin bu mu dünya; nerede bu devlet?" diyorum.
Kimsenin tekelleşmeye hakkı yok.
Sağlıcakla kalın.
[1]: http://en.wikipedia.org/wiki/All_your_base_are_belong_to_us
2009-11-01
Satış mühendisi
http://www.eleman1.com/istanbul/muhendis-satis-temsilcisi-2/
2009-10-03
Günümüzün klasik aile tablosu
Star'da "Aile Reisi" isminde bir dizi oynuyor şu anda. Sadece 10 saniye falan seyrettim, sonra bilgisayarın başına koştum bu girdiyi yazmak için (aydınlandım gibi birşey oldu).
Mesele şu: Dizinin bu bölümünde kadınla adamın arası açılmış, adam evde kalmıyor, başka biryerde kalıyor. İlk izlediğim sahnede adam arkadaşının yanında, yemek yiyorlar. Arkadaşı adama eninde sonunda tekrar birleşeceksiniz diyor. Adam diyor ki "ben istiyorum ama o inat ediyor". Sonra kadının çocuklarıyla olduğu bir sahneye geçiyoruz. Bu sahnede kadın adamdan bahsederek "beni olduğum gibi kabul edecek" diyor. Çocukları ise "Ama anne sen de babama hiç dinlemiyorsun ki!" diyorlar.
Kadının "beni olduğum gibi kabul edecek" sözünü duyar duymaz kafamda şimşekler çaktı. Sizi bilmem ama ben hem kendim yaşadım, hem de etrafımda çok gördüm bunu.
Kadın bunu demeye başladığı zaman evliliğin sonu kesin gibi birşey, çünkü kadının tek derdi var, kendi istediği gibi olmak. Adamın ne söylediğini duymuyor bile. Kendisine karışılmasını istemiyor, kendi uygun gördüğü şekilde giyinmek ve davranmak istiyor, adamın tek şansı var, onu öyle kabul etmek. Bunu da en çok giyim-kuşam, gezme ve arkadaş seçimi konularında kullanıyorlar (zaten erkekler de en çok bunlara karışıyor).
Erkeğin tarafından bakınca, tek birşey söyleyeceğim. Erkek sözünün dinlenmesini ister. Sabredebildiği kadarıyla sözünün dinlenmemesine katlanır, ama herkesin bir patlama noktası vardır.
Etrafınıza bir bakın, bugüne kadar başladığına şahit olduğunuz kaç tane evliliğin bittiğini, kaç tanesinin hâlâ devam ettiğini şöyle bir kafanızda tartın. Bu biten evliliklerdeki erkekle konuşun, bakalım kaç tanesinin derdi bu değil.
İddialı bir laf edeyim. Günümüzde evliliklerin bitmesinin sebebi, çoğu zaman, para değil, kadının (ağır gelirse kimse kusura bakmasın) kendi bildiğini okuma merakı. Hem erkeklere hem kendilerine yazık ediyorlar, bir sürü evliliğin başladıktan birkaç yıl sonra bitmesine neden oluyorlar.
=-=-=-=-=
Powered by Bilbo Blogger
2009-09-16
Aman ya rabbi, Apache'ye virüs bulaşmış! (hadi len)
Chip dergisine düşen bir yazıya, yazar arkadaş, Linux'a virüs şoku başlığını atmış. Anlaşılıyor ki bu yazar arkadaş ya bu konuda bilgi sahibi ya da art niyetli. Bu haberin sitede yayınlanmasına izin veren derginin "çevrimiçi haber müdürü"nün de ya bu yazıdan haberi sonradan olacak, ya kendisi de bu konuda bilgi sahibi değil, ya da o da art niyetli.
Hiçbir kaynak belirtmeden güvenlik uzmanlarının Apache sisteminde bir virüs bulduğundan bahsedilen yazıda (Burada "ne sistemi?" demek istiyorum.) başlık ve spot dışında hiç bir yerde Linux kelimesi geçmiyor.
Güvenlik uzmanı bir arkadaşın kendi bilgisayarında bulaşarak Apache'de yeni bir sanal sunucu oluşturan bir botnetten bahsediyor. Bu güvenlik uzmanı kimdir, oluşturulan sunucu ne tür bir faaliyet sergilemektedir, Apache'nin yapılandırılma dosyalarında görülmekte midir, virüsün sistemde olduğu nasıl anlaşılmıştır, bahsedilmiyor. CHIP gibi, bir zamanlar kalitesine hayran olduğum bir derginin çevrimiçi halinde böyle birşey olması üzücü.
Önyargı nasıl olurmuş, şu yazar arkadaşa göstereyim: Apache Windows sistemlerde de çalışır biliyorsunuz. O botnet var ya hani 100'den fazla bilgisayarda çalışıyormuş. Bu botnete dahil olan sunucular da ev bilgisayarlarıymış. O bilgisayarların hepsi kesin Windows bilgisayardır. Ha, bir de şu güvenlik uzmanına çamur atalım, demek ki bu "güvenlik uzmanı" da evden çalışıyor, bu da bir ilk herhalde :)
Haberin forumdaki karşılığını okuduğum, şöyle birşey vardı: "Forever Windows". İyi güldüm, Allah da bu haberi yazanı ve bu yorumu yapanı güldürsün.
=-=-=-=-=
Powered by Bilbo Blogger
Yeni blog
Beni yakından tanıyanlar bilir, bir süredir (hâttâ uzunca bir süredir) kendi şirketimi kurup kafamdaki fikri hayata geçireceğim diye uğraşıyorum. Bu süreçte neler olup bittiğini yazacağım bir de blog açtım bugün http://girisimcisininseyirdefteri.blogspot.com/ adresinde. Fikrin kendisinden tutun da, hayata geçirmek için yaptığım hazırlıklara, ortak bulma sürecinden "inandırma çalışmaları"na kadar herşeyi yazacağım, beklerim.
=-=-=-=-=
Powered by Bilbo Blogger
2009-09-15
Gitmek..
İnsan dünyaya neden gelir?
1. Mücadele etmek, test edilmek, sınanmak, imtihan olmak için.
2. Hayatın tadını çıkarmak için.
Elbette ilk maddede sabahtan akşama kadar acı çekmekten bahsetmediğimiz gibi, ikincisinde de her dakika zevkten ve mutluluktan çıldırmaktan bahsetmiyoruz.
Ama, gerçekten, insan dünyaya neden gelir?
İslam'a göre, insan dünyaya birincisi için geliyor. Yaşadığımız herşeyi bir sınav olarak görüp, hepsine sabır göstermemiz gerekiyor. Hayatta güzel şeyler de olsa, kötü şeyler de olsa, bu hayatın gerçek olmadığını, bu hayatta yaptığımız şeylerin iyi olanları için ödüllendirileceğimizi, kötü olanlar içinse cezalandırılacağımızı söylüyor.
Genel olarak doğu felsefelerinde ise, öğrendiğim ve anladığım kadarıyla, ödül ya da ceza yok. Kötülüğü sevmese de, kötülüğün bir cezası yok. İyiliği sevse de, iyiliğe karşılık bir ödül de yok.
"Batı'nın bu konuya nasıl baktığını çözdüm" dersem yalan olur. O kadar genç bir kültür ki, ne istediklerini kendilerinin bile bildiğini sanmıyorum. Bir yandan bizim dinimize göre "insan eli değmiş" kitapları yoluyla insanların kalplerinden kolayca çıkmayacak bir din oluşturmaya çalışıyorlar, diğer yandan "carpe diem", "seize the day", "live your life" gibi söylemlerle dindeki ahlâk öğesini öldürüyorlar. Bir yandan kendilerine ve kültürlerine saygı duyulmasını bekliyorlar, diğer yandan da hakkında önyargılarıyla edindiklerinden başka birşey bilmedikleri kültürlerle dalga geçiyorlar. Yaptıklarına ve bilinçli ve istekli olarak yaşadıklarına baktığımda, "hayatı yaşa" felsefesine göre hareket ettiklerini düşündüğümü söyleyebilirim.
Hani her insan zaman zaman hayatını sorgular ya, tam da öyle bir durumdayım şu sıralar. Bu yazdıklarımı da ondan yazdım, aşağıda yazanları da. Bu yazdıklarım genel resmi çizmek içindi, bir de özel resmi var bu işin:
Birlikte yaşamak zorunda olduğum insanların tavırlarına katlanamıyorum ama oradan da gidemiyorum. Bir projeyi hayata geçirmeye çalışıyorum ama bu benim için oldukça yeni bir alan, hele çoğu girişimci gibi bırak maddi desteği cebinde para bile yokken böyle birşey yapmaya çalışıyorsan. "Girişimci" diye tabir edilen insanlar gibi yeni mezun olmadığımdan bahsetmiyorum bile.
Bilirsiniz, bizim kültürümüzde devlet memurluğu bir numaralı meslektir. Yaptığınız işin önemi yok, hâttâ çoğu zaman iş bile yapmayacaksınız, önemli olan, sırtınızı devlete dayamak. Aldığınız paranın hakettiğinizden çok olması bizim kültürümüzde ve dinimizde birşey ifade etmiyor ne de olsa.. Benimle ilgili kısmı da şu, ben bir zamanlar devlet memuruydum. Sonra çeşitli nedenlerden (kısaca, kendim istediğimden diyelim) memurluğu bıraktım. Şimdi kiminle konuşsam "memurluktan güzeli var mı?" lafını duyuyorum. Her gün bunu duymaktan sıkıldım, ama gel de anlat işte..
İçimi dökmek istedim. Hâttâ başlamışken biraz daha dökeyim. Bu sayfada yazanlar, şu mesajı göndermeyi düşünmemle başladı:
Gitmek istiyorum buralardan. Geride hatıralardan başka bana ait birşey bırakmadan, bana ait olmayan hiçbirşeyi almadan, kaybolmak, yokolmak, tanınmadan, tanışmadan, almadan, satmadan yaşamak istiyorum. Bu hayat, en güzel halinde bile, eninde sonunda insanın canını sıkmaktan başka bir işe yaramıyor ki..
--
Sanırım tatile çıkma vaktim gelmiş :)
Siz siz olun, kendinize iyi bakın. Sevgiler.
2009-09-14
Milli Eğitim Bakanlığına..
Sayın Çubukçu, benimle iletişime geçmenizi rica ediyorum. Ücretsiz olarak bütün MEB sitelerini "adam etmeyi" teklif ediyorum.
Yanlış anlamayın, her sayfada bir Türk bayrağı veya profilden ya da karşıdan bir Atatürk resmi olması gerçekten güzel, fakat sayfalarınızda kullanılan yöntemler 2000'lerde kaldı, o kayar yazılar falan.
Sonra, kusura bakmazsanız, Milli Eğitim Bakanlığı'nın sitelerini tasarlayan arkadaşlara birşey söylemek haddim değil belki ama, bazı haberleri sadece Flash üzerinden yayınlamanız da bence kullanışlılığı azaltıyor. Ben Flash içeriğini görmem mesela sayfalarda, benimle aynı durumda olan bir sürü de insan biliyorum.
Resim galerisinin açık gelmesi ama hızlı erişim kısmının kapalı gelmesi de ayrı bir muamma. Yanlış anlamayın, sizin fotoğraflarınızı görmekten hoşlanmadığımdan değil, her ne kadar o resim galerisinde sadece 5 fotoğraf olsa da, gerçekten güzel ve insanın içinde harekete geçme isteği uyandıran fotoğraflar. Ama gel gör ki, atama sonuçları sayfası 2007 3nci dönemi gösteriyor.
Teklifim her zaman geçerlidir, bana http://www.google.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
